MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Türkiye'nin ihtiyacının aklın ve ahlakın gereğini yapmak, sağduyu, hukukun üstünlüğü ve demokratik zemini güçlendirmek olduğunu belirterek, “Artık yolsuzluğu, kirliliği ve siyasetin üzerine çöken bütün yükleri geride bırakmanın zamanıdır. Siyaseti kişisel hesapların, parti taassubunun ve kısır çekişmelerin gölgesinden kurtarıp ahlakla; toplumsal hayatımızı ise huzurla, güvenle ve umutla buluşturmanın vaktidir. Vatandaşlarımızın sabrını sınayanlar, yük almak yerine yük olmaya devam etmekte ısrar edenler, milletin irfanını da ferasetini de hafife almasın.” dedi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu. Bahçeli, konuşmasına 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nı kutlayarak başladı.
“Türkiye’nin dünya siyasetindeki yeri merkez, yönü ise insanlığın olduğu her yerdir. MHP olarak kaos ve çatışmaların ürettiği fırtınalara gebe olan dünyada güven ve istikrarın limanı, barış ve refah ikliminin mimarı bir Türkiye idealinin sahibiyiz” diyen Bahçeli, “Bunun için ülkemizin ve bölgemizin huzur ve barış iklimini kirleten başta terörizm olmak üzere bütün radikal unsurlardan kurtulmayı mümkün kılacak terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge vizyonunun bütünüyle hayata geçmesinin tarihi bir öneme sahip olduğunu düşünüyoruz. Siyasi rakiplerimiz sığ sularda kulaç atmaya varsın devam etsinler. Türlü karalamalar ve çarpıtmalarla suyu bulandırmayı sözüm ona siyaset zannetsinler, Türk milleti kararını vermiştir: Terör bitecek, kardeşlik yükselecek, bölgemizde barış ve huzur inşallah sökün edecektir. İstikrarsızlıkla çoraklaşan topraklarda refah ve güven yeşerecektir.” diye konuştu.

“TÜRK VE TÜRKİYE YÜZYILININ ANAHTARI TÜRK BİRLİĞİDİR”
Bahçeli, Türk Devletler Teşkilatı'nın 13. Zirve Toplantısı'na ilişkin şunları kaydetti:
“İpleri emperyalizmin elinde olan kuklaların tiyatrosu son bulacak, her şeyin milletimize göre olduğu yükseliş çağı başlayacaktır. Bu çağın adı Türk ve Türkiye yüzyılı, anahtarı ise Türk birliğidir. O sebeple terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge diyoruz. Türk dünyasında birlik ve dirlik istiyoruz. İşbirliği potansiyelinin harekete geçirilmesiyle Türk Devletleri Teşkilatı'na üye devletlerin küresel etkinliğinin, huzur ve barışa katkılarının da artacağına inanıyoruz. Muradımız; Hazar ile Akdeniz’in hasretini sona erdirmek, Isık gölü ile Van gölünü kavuşturmak, Selenga ile Sakarya’yı buluşturmaktır. Dileğimiz; Merv’in yıldızlarını Söğüt’te seyretmek, Taşkent’in havasını Konya’da solumak, Bakü’de çalan türküye, İzmir’de eşlik etmek, Bişkek’te doğan güneşi Ankara’da uğurlamak, Hoca Ahmet Yesevi’nin hikmet ışığını, Mustafa Kemal Atatürk’ün cesaretini Türk dünyasıyla buluşturmaktır.
'Dilde, fikirde, işte birlik' şiarıyla Türk devletlerinin yolu aydınlanmalı, çağın gerektirdiği donanımla atılan umut tohumları muhabbet fidanlarına, kardeşlik ormanına dönüşmelidir. Aynı kıbleye yönelen yürekler, Türkçe düşünen, Türkçe çağıran diller ortak bir gelişme stratejisiyle kendi mukadderatına yön vermelidir. Bu vesileyle Ankara'da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı 13’üncü Zirvesinde üye ülkeler arasında kurumsal bağların güçlenmesi, ekonomik, teknolojik, kültürel ve askeri ilişkilerin gelişmesi, siyasal ve stratejik işbirliklerinin artması yönündeki kararlılığın ve güçlü iradenin, bir kere daha ortaya konulmasından memnuniyet duyduğumuzu vurgulamak istiyorum. 167 maddeden oluşan sonuç bildirgesindeki ortak geleceğimizi şekillendirecek işbirliği alanlarının bağımsız egemen her üye devletin huzur, güven ve refahına katkı sağlayacağına yürekten inanıyorum. Türk Devletleri Teşkilatı güçlenerek yoluna devam edecek, Türk yüzyılını inşa ederken bölgesel barış ve huzur ile küresel düzenin de kurumsal kalesi olacaktır.”
“AVRUPA'NIN EKTİĞİ FİTNE TOHUMLARI KENDİNE DÖNMEYE BAŞLAMIŞTIR”
Avrupa ülkelerinde eylemlere ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Bahçeli, şöyle konuştu:
“Fransa ile başlayan ve farklı vesilelerle diğer Avrupa ülkelerine de sirayet eden sosyal hareketler, çok kısa bir zamanda kamu düzenini ve toplumsal huzuru bozan şiddet içerikli gösterilere dönüşmüştür. MHP olarak Avrupa'da vuku bulan bu süreci başından beri yakından takip ediyoruz. Avrupa Birliği'nin temel hak ve özgürlükler noktasındaki hassasiyetini, üyesi olan devletlere de hatırlatmasını bekliyoruz. Şiddetin gittikçe tırmandığı gösterilerin altında yatan temel sebeplerin Avrupalılar tarafından iyi okunması gerektiği kanaatini taşıyoruz. Uzun zamandır göçmen karşıtlığıyla İslamofobi ve Türkfobiyi kaşımak suretiyle siyasi rant oluşturma peşinde koşan Avrupa’nın, ektiği fitne tohumları kendilerine dönmeye başlamıştır. Avrupa bugün her zamankinden daha fazla güvenlik kaygılarıyla karşı karşıyadır. Artan maliyetler, azalan sosyal refah ve ekonomik sıkıntılar, Avrupa toplumlarında sosyal öfkeyi büyütmüştür. Avrupa artık sanayi devriminin dinamizmini yaşadığı, ekonomik ve teknolojik üstünlüğünü tartışmasız biçimde koruduğu dönemde değildir. Küresel rekabette güç kaybetmekte, ekonomik ve siyasi etkisi giderek azalmaktadır. Buradan, Avrupa için söylenen 'Avrupa bisiklet gibidir, ilerlemek zorundadır, durursa düşer' sözünü hatırlatmak isterim. Zira Avrupa’nın pedal çevirecek dermanı da kalmamış görünmektedir.
“TÜRKİYE, AVRUPA'NIN HER ZAMANKİNDEN DAHA ÇOK İHTİYACI OLAN ÜLKEDİR”
Bu doğrultuda Avrupa Birliği'ne, Türkiye’nin egemenlik hakları kapsamında uluslararası hukuka uygun atılımlarını sorgulamak ve laf yetiştirmek yerine zayıflayan ekonomilerine, ihlal ettikleri değerlerine, tepetaklak giden sosyal ve ekonomik düzenlerine odaklanmalarını tavsiye ederim. Bugün Türkiye, sahip olduğu jeopolitik konum, güçlü devlet tecrübesi, üretim kapasitesi, genç nüfusu ve bölgesel ilişkileriyle Avrupa’nın her zamankinden daha çok ihtiyacı olan bir ülkedir. Buna rağmen her fırsatta gösterilen Türkiye karşıtlığına devam edildiğinde, Türkiye’nin daimi üyelik talebi sudan bahanelerle görmezden gelindiğinde hatırlatırım ki Avrupa’nın yeniden doğrulmaya zamanı da fırsatı da kalmayacaktır.
“TÜRKİYE DİRLİK VE DÜZEN İÇİNDEDİR”
Şeyh Edebali’nin 'insanı yaşat ki devlet yaşasın' sözünden yola çıkarak insanın yüce değerini tanımak, kabul etmek ve bunları güvence altına almak düzen anlayışımızın temelini; 'İnsan ahlak iledir' düsturunca toplumsal yaşamın her alanında fazileti ve dürüstlüğü tesis etmek ise bu temel üzerinde yükselen sosyal sütunları oluşturmaktadır. 'Devletin dini adalettir' şiarıyla hukukun üstünlüğüne ve yüksek demokratik standartlara haiz siyasal sistem ile hizmette kaliteyi esas alan şeffaf ve hesap verebilir kamu yönetimi, düzen ve dirlik anlayışımızın siyasal çatısını teşkil etmektedir. Çok şükür Türkiye dirlik ve düzen içindedir. Lakin Türkiye’nin dirlik ve düzeni aynı zamanda bölgesel ve küresel sistemde denge ve istikrarın tesisiyle doğrudan ilintilidir. Uluslararası sistemde büyüyen ve derinleşen adaletsizlik, insanı yaşamından, toplumu huzurundan, devletleri ise istikrarından hızla uzaklaştırmaktadır. Böylesi bir durumda Türkiye egemenlik haklarının gerektirdiği tedbirleri almak mecburiyetindedir.
“TÜRKİYE HUZUR VE İSTİKRARI TAHKİM ETMEK ARAYIŞINDADIR”
Türkiye ile Libya arasındaki Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nın Libya Temsilciler Meclisi tarafından 20 Ekim 2026 tarihinde onaylanmış olması memnuniyet verici bir gelişme olmuştur. Uzun bir tarihî geçmişe, ortak kültür ve anlayışa sahip iki dost ülke arasındaki ilişkilerin daha da geliştirilmesi yönündeki iradenin bir sonucu olan sözkonusu Mutabakat Muhtırası, uluslararası hukuk ve hakkaniyet ilkeleri temelinde iki ülkenin hak ve menfaatlerini gözetmekte, herhangi bir ülkenin hakkına ya da uluslararası hukukun ilke ve kurallarına halel getirmemektedir. Akdeniz havzasında, bilhassa da ülkemizin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin egemenlik sahasında, herhangi bir oldubittiye izin verilmeyeceğini defaatle ve kararlılıkla dile getiren Türkiye; komşularımızla dostane ilişkileri pekiştirmek, karşılıklı rıza ile işbirliği mekanizmaları ihdas etmek, hükümetler arasındaki yakınlaşmayı halklarımıza da teşmil etmek suretiyle tüm bölgede barış, huzur ve istikrarı tahkim etmek arayışındadır. Ne var ki, Türkiye ile Libya arasındaki dostane ilişkilerden rahatsızlık duyanların bu gelişme üzerine feryat ettikleri de görülmüş ve tarafımızca not edilmiştir.
“TÜRKİYE'YE PARMAK SALLAMAK AVRUPA'NIN HARCI DEĞİLDİR”
Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve onları Türkiye aleyhine kışkırtan İsrail, ayrıca 'birlik dayanışması' adı altında Türkiye’yi Rum-Yunan tezleriyle eleştirmekten çekinmeyen Avrupa Birliği’nin bu gelişmeden rahatsızlık duydukları hemen ortaya çıkmıştır. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı ve Avrupa Birliği Konseyi Başkanı’nın yaptıkları ortak basın açıklaması, AB’nin çelişkilerle dolu yaklaşımını ve çaresizliğini ifşa etmiştir. Brüksel’deki tüm yetkililer anlamalıdır ki, tam bağımsız şekilde ve sadece kendi menfaatleri doğrultusunda kararlar alıp uygulayabilme kudretine ve iradesine sahip olan Türkiye’ye parmak sallamak, istikamet tayin etmek, neyi yapıp yapamayacağına dair talimatlar vermek, hiç kimsenin olmadığı gibi Avrupa’nın da harcı değildir. Ne Türkiye ne de Libya, onların beklenti ve taleplerine uygun davranmak zorunda değildir. Ayrıca Akdeniz’e kıyıdaş ülkelerin egemenlik haklarına saygı göstermek herkes için hukuken ve siyaseten en doğru karar olacaktır.
“MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI ONAYLANMAK ÜZERE MECLİS'E GÖNDERİLMELİDİR”
Diğer yandan, 23 Ekim 2026 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen Türkiye, Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan ile Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya Dışişleri Bakanlarının toplantısı Türkiye’nin uluslararası barış ve istikrar için yürütmekte olduğu çok taraflı diplomasinin somut bir tezahürü olmuştur. Türkiye’nin sahadaki gücü ve diplomatik kapasitesini etkin bir şekilde kullanması; bölgesel meselelerde kilit bir role sahip olduğunu bir kere daha göstermiştir. Zira R4 Dışişleri Bakanları tarafından yayımlanan ortak bildiri; başta Filistin meselesi olmak üzere, Yemen ve Suudi Arabistan arasındaki çatışma kadar bölgemizdeki istikrarın yeniden tesis edilmesine yönelik önemli mesajlar da içermiştir. 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke'de imzalanan 'Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşması', taraflar arasındaki güven, işbirliği ve dayanışmayı artıracak, bölgemizde yaşanan sorunların çözümünde dış müdahalelerin etkisiz kılınmasını sağlayacak bir diğer önemli gelişmedir. Tarafların, askerî imkân ve yeteneklerin konuşlandırılması da dâhil olmak üzere uygun görecekleri tedbirlerle birbirlerine destek olmasını öngören Mekke Ortak Savunma Anlaşması, onaylanmak üzere TBMM’nin gündemindedir. Husi saldırganlığının sona erdirilmesi ve sivil kayıpların önüne geçilebilmesi amacıyla, bu anlaşma hükümleri çerçevesinde tüm imkânlar harekete geçirilmelidir.
“DOST VE KARDEŞ ÜLKERİN GÜVENLİK İHTİYACININ KARŞILANMASINA ÖNEMLİ KATKILAR SUNACAKTIR”
Taraflar arasında savunma ve savunma sanayii işbirliğinin daha da geliştirilmesinin gerekli olduğunu kayda geçiren söz konusu anlaşmanın, 21 Ekim 2026 tarihinde Doha’da Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya arasında imzalanan Bedir Mutabakat Zaptı ile daha sağlam bir zemine kavuştuğu da bir gerçektir. Zira, dört dost ve kardeş ülkenin savunma sanayii alanındaki birikimini, kabiliyetlerini ve kapasitelerini biraraya getirerek askerî üretim, ortak araştırma ve geliştirme, teknoloji paylaşımı ve teknik askerî eğitim alanlarında işbirliğini artırmayı hedefleyen Bedir Mutabakatı’nın iki üyesi aynı zamanda Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın tarafıdır. Ortak projelerin belirlenmesi, onaylanması ve hayata geçirilmesini öngören bu mutabakat zaptı, savunma sanayiinde ürün tedarikine dayanan ilişkilerin ötesinde, birlikte geliştirme, birlikte üretme ve müşterek kabiliyetler kazanma anlayışının güçlendirilmesi bakımından stratejik önem taşımaktadır. Türkiye’nin savunma sanayiinde son yıllarda elde ettiği üstün başarılar, bu yeni gelişmeler sayesinde dost ve kardeş ülkelerin güvenlik ihtiyacının karşılanmasında önemli katkılar sunacaktır.”
“İSRAİL SEÇİM SONUÇLARI ÖNEMLİ GELİŞMELERE GEBEDİR”
“Bölgemizdeki güven ve istikrar ikliminin bozucu unsuru olan İsrail’deki seçimler sonuçları itibarıyla önemli gelişmelere gebedir” diyen Bahçeli, İsrail seçimlerine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“İsrail seçimleri hiçbir siyasi partinin ülkeyi yönetecek çoğunluğu elde edemediğini ortaya koymuş, İsrail siyasetini adeta ortadan ikiye bölmüştür. Arap partilerinin bu tabloda güçlü bir konum elde etmesi dikkat çekici bir gelişme olmuştur. Bu sonuçlar, İsrail toplumunun önemli bir kesiminin Netanyahu hükümetinin Gazze ve Filistin politikalarına yönelik tutumunun dikkatle değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Bununla birlikte İsrail’in önünde önemli bir fırsat oluşmuştur. Bu fırsatı; bölgede barış ve huzur ikliminin tesis edilmesi, toplumsal uzlaşının güçlendirilmesi ve farklı kesimlerin bir arada yaşama iradesinin pekiştirilmesi için değerlendirmek mümkündür. Bu çerçevede, Arap partilerinin de yer aldığı bir hükümetin kurulması, İsrail siyaseti açısından önemli ve tarihî bir adım olacaktır. Böyle bir adım, İsrail’in toplumsal barışına katkı sağlamakla kalmayacak; bölgesel barış ve istikrarın güçlendirilmesi açısından yeni imkânlar da yaratabilecektir.
ABD Başkanı Trump’ın ve uluslararası Yahudilik kuruluşlarının İsrail halkının tümünü kapsayan bir hükümet oluşumunu desteklemesi, Filistin için oluşturulan barış çabalarında yeni, pozitif bir aşamayı da mümkün kılacak, İran ve Yemen dahil bölgesel istikrarsızlıkları tetikleyen çatışmaların çözümüne katkı sağlayacaktır. Bize göre, Arap partilerinin de temsil edildiği, toplumsal uzlaşmayı ve barış içinde bir arada yaşama iradesini güçlendirebilecek yeni bir hükümetin kurulması yönündeki fırsat değerlendirilmelidir. İsrail’de farklı unsurların temsil edildiği bir yürütme, Musevi ve Müslüman halklar arasındaki kutuplaşmayı azaltacak ve uzlaşı kültürüne katkı sunacaktır. Nitekim bu tarihi adım, bugünün siyasi dengelerine yönelik bir çözümle sınırlı kalmayan, aynı zamanda geleceğin barış ve istikrarına yapılmış önemli bir yatırım olacaktır.”
“SURİYE VE IRAK'TA SEVİNDİRİCİ GELİŞMELER YAŞANMAKTA”
Bahçeli, Türkiye'nin etrafındaki savaşlara ve çatışmalara değinerek şöyle devam etti:
"Bilindiği gibi Gazze’deki ateşkese rağmen, Batı Şeria’da illegal yerleşimcilerin saldırılarına her gün yenileri eklenmektedir. ABD-İsrail ile İran arasındaki askerî çatışma ve Hürmüz Boğazı çevresindeki gelişmeler de bölgesel barış ve istikrarı tehdit etmeyi sürdürmektedir. Nitekim taraflardan gelen son açıklamalar, ABD'nin yeniden saldırı seçeneğini gündemde tutmaya devam ettiğine, İran’ın ise askerî ve ekonomik baskıya rağmen temel pozisyonundan vazgeçmek niyetinde olmadığına işaret etmektedir. Diğer taraftan Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın sonlandırılmasına yönelik girişimlerde, henüz başarı sağlanamamıştır. Bu durum, belirsizliğin devam edeceğini, savaşların sebep olduğu enerji, ekonomi, ticaret ve tedarik alanlarında yaşanan menfi yansımaların tüm dünyada daha büyük tahribata yol açma ihtimali olabileceğini göstermektedir. Bu kaygı verici gelişmeler yanında Suriye ve Irak’ta sevindirici gelişmeler vuku bulmaktadır. Irak Başbakanı'nın 'Silahların devletin elinde toplanması, geri dönüşü olmayan nihai bir karardır' şeklindeki beyanatı ile yasadışı silahlı grupların silahsızlandırılmasına yönelik irade, 'Terörsüz Bölge' hedefinin meyve vermeye devam edeceğine işaret etmektedir. Irak'ın egemenlik sahasının tamamında devlet otoritesinin tesis edilmesi, Irak halkı ve bölgemiz için kuşkusuz memnuniyet vericidir. Türkiye ve Irak arasındaki güçlenen ilişkiler, Kalkınma Yolu Projesi’nin hayata geçmesi ile çok daha ileri bir noktaya taşınacak, ilişkilerimiz yeni dönemde artan ticaret, insani temaslar, ekonomik büyüme ve refahla şekillenmeye başlayacaktır.
Birçok önemli uluslararası toplantıya ev sahipliği yaparak diplomaside öne çıkan Türkiye, güvenilen, itibar edilen, barışçı çözümlerin adresi olan bir ülke konumuna ulaşmıştır. Bu nedenle Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında Türkiye’nin yüzünü ağartma adına emeği geçenleri tebrik ediyorum."
“MESELELERİ DEVLETİN BEKASI VE MİLLETİN GELECEĞİ PERSPEKTİFİNDEN ELE ALMAK GEREKİR”
Bahçeli, Terörsüz Türkiye sürecinde yaşanan gelişmelere de değinerek şöyle devam etti:
“Türk düşüncesinin kıymetli mütefekkirlerinden Farabi’nin şu sözü, bugün, içinde bulunduğumuz siyasi ve toplumsal süreçleri anlamak bakımından son derece anlamlıdır: 'Önce doğruyu bilmek gerekir. Doğru bilinirse yanlış da bilinir; ama önce yanlış bilinirse, doğruya ulaşılamaz'. Öyleyse evvela doğruyu bilmek, atılan adımları hakkaniyetle değerlendirmek ve meseleleri siyasi ihtirasların gölgesinde değil, devletin bekası ve milletin geleceği perspektifinden ele almak gerekir. Bugün Türkiye’nin terörden arındırılmış, huzurun ve güvenliğin hâkim olduğu bir geleceğe ulaşması; ülkemizle birlikte bütün bölgenin istikrarı açısından da hayati bir meseledir.
“SORUMSUZ SÖYLEMLERLE TOPLUMU SOKAĞA ÇAĞIRMAK ORTAK GELECEĞİ TEHLİKEYE ATMAKTAN BAŞKA SONUÇ DOĞURMAYACAKTIR”
Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedefi, günübirlik siyasi hesapların ötesinde, milletimizin huzuruna, devletimizin gücüne ve gelecek nesillerimizin güvenliğine ilişkin stratejik bir husustur. Böylesine önemli bir süreçte atılan adımları, yürütülen çalışmaları ve ortaya konulan iradeyi görmeden, anlamadan ya da bütün bunları bildiği hâlde görmezden gelerek toplumu karamsarlığa, kutuplaşmaya ve kaosa sürüklemeye çalışmak kabul edilebilir bir siyasi tutum değildir. Elbette her siyasi adım eleştirilebilir, her karar sorgulanabilir. Demokratik toplumların gücü de zaten eleştiri ve denetim mekanizmalarından gelir. Ancak eleştiriyle istismar arasındaki çizgiyi, demokratik itirazla toplumsal huzuru hedef alan kışkırtıcılık arasındaki farkı iyi bilmek gerekir. Hele ki terörün sona ermesi, kardeşliğin güçlenmesi ve bölgesel huzurun tesis edilmesi gibi hayati hedeflerin söz konusu olduğu bir dönemde, sorumsuz söylemlerle toplumu sokağa çağırmak, milletin ortak geleceğini tehlikeye atmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır.
“SİYASETİN GÖREVİ TAHRİK ETMEK DEĞİL BİRLEŞTİRMEKTİR”
Asıl mesele, eleştiriyi sorumlulukla yapmak; farklı düşünceleri ülkenin birliğini, milletin huzurunu ve hukukun üstünlüğünü gözeterek dile getirmektir. 6 Ekim tarihli TBMM Grup konuşmasında 'İdeolojik koordinatlarımız farklı olsa da politik merkezimiz Türkiye’dir. Siyasi rekabet alanımız ne kadar geniş olsa da pergelimizin sabit ucu Ankara’dır. Siyasette yöntem olarak ayrışsak da yönümüz Türk İstiklali ve egemenliğidir' demiştim. Millî meseleleri siyasi kazanç uğruna istismar etmek ne demokratik olgunlukla ne de toplumsal sorumlulukla bağdaşır. Sokakları gerilimin ve çatışmanın adresi hâline getirmeye çalışmak siyasetin konusu olamaz. Siyasetin görevi tahrik etmek değil, birleştirmektir. Kutuplaştırmak değil, kucaklaştırmaktır. Ülkemize ve milletimize değer katan bir anlayışı hâkim kılmaktır. Kimse yanlış hesap yapmasın! Toplumsal huzursuzluktan, kargaşadan, ayrışmadan medet ummasın!
“SİYASETTE ARINMA VE AKLANMA ERTELENEMEZ BİR GEREKLİLİKTİR”
Türkiye’nin ihtiyacı, aklın ve ahlakın gereğini yapmak, sağduyuyu, hukukun üstünlüğünü ve demokratik zemini güçlendirmektir. Artık yolsuzluğu, kirliliği ve siyasetin üzerine çöken bütün yükleri geride bırakmanın zamanıdır. Siyaseti kişisel hesapların, parti taassubunun ve kısır çekişmelerin gölgesinden kurtarıp ahlakla; toplumsal hayatımızı ise huzurla, güvenle ve umutla buluşturmanın vaktidir. Vatandaşlarımızın sabrını sınayanlar, yük almak yerine yük olmaya devam etmekte ısrar edenler, milletin irfanını da ferasetini de hafife almasın. Cumhurbaşkanımızın riyasetinde Cumhur ittifakıyla büyütülen kardeşlik ve dayanışma iklimine zarar vermesin. Bu kadar emek ve gayretin nihai durağı insanlıktır ve insani değerler siyaset dahil herşeyin üstündedir. Akıl öfkeye, nezaket kabalığa, zarafet görgüsüzlüğe, helal kazanç tamahkarlığa, terbiye edepsizliğe terk edildiğinde insanlık ölür, adamlık da yok olur. Uzaktan adam görünenlerle, adamlığa uzak olanlar, surette farklı olsalar bile sirette birdir ve bizim nazarımızda adam değildir… Bu vesileyle bir kez daha siyasette arınma ve aklanmanın ertelenemez bir gereklilik olduğunu vurgulamak istiyorum. Zira; Türkiye kutlu sözdür, sinemizde satır satır. Türkiye gören gözdür; ufkumuzu kuşatır. Türkiye cevherdir, özdür; kardeşçe yaşatır.”