





|
  |


28 Nisan
2007,
07:17 /
3 yıl
önce
Dedikodudan bıkmadınız mı?
Bizim ülkede "magazin programı" denilince akla öncelikle "dedikodu" geliyor. Kim, kimi, kiminle aldatmış? Kim, kimden boşanıyormuş? Hangi playboy, hangi mankenle çıkmaya başlamış? Hangi programın kameraları, kimi, nerede sobelemiş? Tüm dünyada olduğu gibi bizde de bu tür magazinin müşterileri var elbet. Ama son günlerde dikkatimi çeken ve beni kaygılandıran bir durum var. "Dedikodu magazinciliği" televizyonda ilgili ilgisiz tüm programların "en vazgeçilmez malzemesi" haline geldi. Üstüne üstlük bir de dedikodu haberciliğinin içine "yorum" katıldı. Ekranda mahkemeler, jüriler kuruluyor. Aşk dedikoduları üzerine ahkâm kesiliyor. Konunun muhatapları gıyaben yargılanıp, vicahen mahkum ediliyor. Ünlü ünsüz herkes "ilişki gurusu" kesilmiş, konuşuyor da konuşuyor. Ama sorsanız, içlerinde özel ilişkisi yolunda giden bir tek kişi yok!.. Sabah programlarını açıyorsunuz. etraf iyice şenlenmiş! Klarnetçi nasıl Deniz'e açılmış? Çapkın yıldız nasıl Nazire yapmış? Bu yapılan doğru muymuş? Bir gazetecinin evinde mi buluşuyorlarmış? Çocuk ne olacakmış? Kadın boşanmaya kalkmazsa, klarnetçinin sevgilisi ömür boyu metresliğe mi mahkum olurmuş? Kadın konuşmasa imiş, klarnetçi evine döner miymiş? Öğleden sonra işin içine stüdyo yorumcusu kadınlar da katılıyor. Akşam haber öncesindeki light kuşaklarda konu yine aynı. Haber bültenlerinin sonundaki magazin turunda yine aynı terane... Show ve sohbet programlarını açıyorsunuz, bu kez diğer ünlüler yorum yapmaya başlamış. Anlayacağınız kaçış yok... Yakında spikerler maç anlatırken bir yandan da klarnetçinin aşkını yorumlarsa hiç şaşırmayacağım. İyi de bu kadar dedikodudan bıkmadınız mı? Ben şahsen kendimi komşunun duvarına bardak dayamış gibi hissediyorum. Pencereyi açıp avazım çıktığı kadar "Bana ne ulaaaan!" diye bağırasım geliyor. Zurnanın "zırt" dediği yeri çoktan geçtik. Benim kulağım artık bu kadar akortsuz klarnet soloya dayanmıyor...
Vallahi müneccim değilim...
ANTALYA'ya uçarken Abbas Güçlü ile memleket meselelerinden konuşuyorduk. "İçimde kuvvetli bir his var" dedim, "Yüksek düzeyde birilerine suikast düzenlenecekmiş gibime geliyor. Eğer bir hafta içinde böyle bir şey olursa, beni hatırla..." Uçaktan indikten bir saat sonra yemek masasında Abbas'ın cep telefonuna mesaj geldi: "YÖK Başkanı Erdoğan Teziç'e suikast girişimi..." Abbas Güçlü dehşet ve hayretle yüzüme baka kaldı... Hayır, doğaüstü güçlerim yok. MİT ya da derin devlet ile bir alâkam da... Yıllarımı politika sütunları yazarak geçirmedim. Ama bu tür önsezilere sahip olacak kadar uzun süredir Türkiye'de yaşıyorum. "Ortamın" provokasyonlara son derece müsait olduğunu fark etmem pek uzun sürmedi, hepsi bu... Uzun süredir savunduğum bir iddiam var. "Televizyonu eğer doğru kullanırsanız, içinde yaşadığınız toplumu analiz edecek bir laboratuvar haline gelir" diyorum. Ben günde 15 saat boyunca karşısında durduğum televizyonu bir "cam küre" olarak kullanmayı öğrendim. Yoksa müneccim filan değilim!..
Çevreci oluyoruz derken az daha... BU hafta Avrupa Yakası'nı ortasından itibaren seyretmeye koyuldum. Aman Allahım o da ne? Çevre bilinciyle resmen dalga geçiliyor. Ev halkı katkısız kumaşlardan tuhaf elbiseler giymiş. Evdeki bütün elektronik aletler, hatta yataklar bile satılmış. Millet yerde yatıyor. İfot; mumlar, tütsüler yakmış, kızılderili dansına benzer saçma sapan hareketler yapıyor. Ev halkı tümden balataları sıyırmış halde. Manzarayı görünce "Eyvah" dedim içimden, "Gülse Birsel, nükleer santralciler gibi çevre karşıtı olmuş!.." Ama iyi ki sonuna kadar izlemişim. Meğer ev halkı, Tahsin Baba'yı pinti davranışlarından kurtarmak, ona ders vermek için tezgâh düzenlemiş!.. Peki ya ben gerisini izlemeseydim ve bu "çevre karşıtlığını" Avrupa Yakası'nın üstlendiği yeni misyon sanıverseydim? Ya Gülse Birsel'i, "Çevre duyarlılığını ti'ye almakla" suçlasaydım? İşte bu yüzden diziler, sinema filmlerinden daha büyük risk üstlenir. Salondaki izleyicinin devamlılığı vardır. Evin oturma odasındaki izleyici ise "uçar, kaçar, konar" vaziyettedir. Bu nedenle hassas konularda son derece titiz ve dikkatli davranmak gerekir. Hazır söz çevrecilikten açılmışken, köşemizin malzeme tedarikçilerinden Hakan Eracun'un bir tespitine de yer vereyim. Hakan, çamaşır makinesi reklamındaki genç çifte takmış. Kadın, işten yorgun argın geliyor ve "Ödenek yok, proje yok, çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız?" diye dert yanıyor. Ama görüyoruz ki, lüks içinde yaşamaktalar. (Evin salonu, benim yaşadığım dairenin yüzölçümüne eşit.) Bir elleri yağda, bir elleri balda... Üstüne üstlük, genç koca, yeni aldığı "çevreci" çamaşır makinesini test ederken, raftan temiz, katlanmış bir havluyu alıp, yıkıyor!.. Sesimiz duyuldu BİR süredir yazıyorum. "Türkiye'de pek çok işitme engelli, yaşlı, zihinsel özürlü, telaffuz güçlüğü çeken, Türkçe'yi öğrenmeye çalışan yabancı var. Programlar altyazılı olsun ya da ekranın köşesinde işaret dili anlatımları yer alsın" diyorum. Nihayet işitme engelliler dışında da sesimizi duyanlar oldu. TBMM TV, cumhurbaşkanı adayının açıklandığı salı günü, Meclis'teki grup toplantılarını sağ alt köşede işaret dili çevirisiyle yayınladı. Haber kanalı 24 ve SKY Türk de canlı yayınlarını bu çeviri penceresiyle ekrana getirdi. Sanki porno filmi çevirdik! SEVGİLİ Abbas Güçlü'nün çağrısına uyarak, bunca işin gücün arasında bir geceliğine Antalya'ya gidip Türk Mucit yarışmasında jüri üyeliği yaptım. İyi ki de gitmişim. Hem Akdeniz Üniversitesi'nin pırıl pırıl gençleriyle kucaklaşıp, televizyon üzerine görüş alışverişinde bulunma fırsatım oldu hem de Türk mucitlerinin buluşlarıyla yarınlar adına yüreğime umut şırınga ettim. Abbas Güçlü, Genç Bakış'ın içinde bilim adına bir cephe açtı. Kısa zamanda onu başkaları izledi. NTV'nin yarışmasının ardından iki televizyon kanalının daha bilim yarışması için hazırlık yaptığını öğrendim. İnşallah bu tür programların sayısı artar. Zira bu ülkenin dansöz ve popstardan ziyade bilim adamına ihtiyacı var. Programda son derece şaşırtıcı buluşlara şahit oldum. Hepsi de bu ülke insanını refaha ulaştırmayı hedefleyen çok önemli icatlardı. Vitessiz otomobil, yakıt pili, yün ile deriyi ayrıştıran yöntem ve akıllı kavşak projelerine bayıldım. Bu arada program sırasında Dünyanın Kaderini Değiştiren Büyük Buluşlar adlı kocaman bir kitap da tanıtıldı. Üzüntüm, bu kitabın içinde bir tek Türk mucidin isminin bulunmamasıydı. Ama o da olacak inşallah. Bana göre bizim en büyük bilim adamımız Fatih Sultan Mehmet, en büyük buluşumuz ise İstanbul'un Fethi'dir. Neden mi? Bu fetih olmasaydı, Batı'da Rönesans başlamayacak, Leonardo Da Vinci gibi bilim ve sanat adamları ortaya çıkamayacaktı. Kılıçla da olsa bilme en büyük katkıyı yapmıştık. Ama şimdi kılıcı bırakıp, elimize deney tüplerini alma zamanıdır. Hep yazıyorum. Usanmadan da yazacağım. Bilim programı Türk Mucitler, Kanal D'de saat 00.30'da başlayıp, 04.00'te bitiyor. Sanki bilim yarışması değil de kırmızı noktalı porno filmi!.. Mucit arkadaşlarımdan ricam, en önemli ve faydalı programları gece yarısından öteye savuran Reyting Canavarı'nı imha edecek bir silah geliştirmeleri... (Kaçıranlar için Türk Mucitler'in tekrarı pazar sabanı 08.00'de Kanal D ekranlarında olacak. Yani bu kez de tatil sabahının köründe! Yahu şunu hiç olmazsa 10.00'a koyun da çoluk çocuk seyretsin. Bilim, bilim olalı böyle zulüm görmedi!)
|

Bu köşe yazısı için ilk yorum yapan siz olun, düşüncelerinizi herkesle paylaşın !
Yorum ekle
|
|
  |




|